yaşı genç değildir belki ama insanı harbiden göt eder.
verilmiş sözler vardır. diplomanızı aldığınızda ilk elini öpmeye gidilecekler sırasındadır. emeği azımsanmayacak kadar çoktur.
şöyle anlatayım;
telefon gelir;
" oğlum, dayını yoğun bakıma aldılar."
şaka gibi gelir, ağlayacak gibi olursunuz. ağlayamazsınız. gözleriniz dolar, hastalığına küfredersiniz.
söyleyebildiğiniz sadece "neden" ve "geliyorum"dan ibarettir.
kanseri yenemeyen tıp dünyasına verip veriştirirsiniz. içinizdekileri bir türlü atamazsınız.
otobüse koşarsınız, apar topar..
yolculuk bitmez, 240 kilometre 2400 kilometreyi aratmayacak şekilde bitmez. yaşanılan anılar tekrar tekrar yaşanır.
240 kilometre biter bitmez hastahaneye gidersiniz. üzgün, kırgın, yarım kalanlar akılda...
ama acınızı kimseye belli etmezsiniz, metanetli olmak gerekir. malum baba acısı yaşayan, kardeş acısı yaşayanlar oradadır.
bekleyiş, sanki ölüm haberini beklemek gibidir. sabah olur. gram uyku uyumamış, bünye yorulmuştur. ama zihnen yaşanan hezeyan bunun önüne geçer akla dahi gelmez.
her şeyden daha yorucu olan, uykuyu bastıran yorgunlukta bir haber alınır.
"başınız sağ olsun."
iki damla yaş, evet sadece iki damla yaş yeterlidir içindeki kıyameti göstermeye. donarsınız. öyle bir donmak ki, sıcağın dahi yenemediği donmak. titretir.
işte sıcakta titremenin, üşümenin bu olduğunu öğrenirsiniz.
hele ki bir de toprağa vermek vardır. öpmeye dahi kıyamadığınız ölü bedeni gözünüze gelir. kefene konulmuş beden, toprağa bırakılır. onunla beraber toprağa girmek istersiniz.
üzerine toprak atılır.
tek teselliniz, ilk su vereni siz olmanızdır.
helallik istersiniz. sonra sizde onu orada bırakır gidersiniz.