yalnızlığın arkasına saklanıp, onu savunup güçlü kılıyordum kendimi mutsuzluğumda.
kim severdi ki böylesine yalnızlığı?
ben, elbet ben severdim, mecburdum onu sevmeye. çünkü kalabalıklar bana bahşedilen mutluluğu getirmedi hiçbir zaman. hep acıydı kalabalıklar, kötü bakışlardı, kötü sözlerdi. yahut acımaydı, ben anlamıyor muydum sanki, küçük bir çocukken bile anlıyordum olan biteni. o acıyla, o bakışlarla, o laflarla piştim ben. susmayı öğrendim, tek bakışta tanımayı öğrendim insanları, bir sonraki hareketlerini hep bildim, kendilerine kurdukları yalan dünyalarda batıp yok olmalarını seyrettim. bu nedenle yalnızlıktan ördüm duvarlarımı, öyle çok yüksek ve heybetli de değildi bu duvar. isteyen aşabilirdi ama kim isterdi yalnızlığımda yalnız kalmayı?
deneyenler oldu, o yalnızlığa girip, beni tanımak isteyenler oldu. dayanamadılar. hayatın onlara öğrettiklerinden fazlası ağır geldi, taşıyamadılar. sonra gitmek istediler, bir umuttu benim için, sıkı sıkı tutunmaya çalıştım, bırakmak istemedim, gittiler.
isyanla biten gecelere tekabül ediyordu bu gidişler. kapımı kilitleyip, tanrımla kavga ettiğim günlerdi. hiç sesini çıkartmazdı, onun bu sessizliği beni daha da isyankâr kıldı, yalnızlaştırdı. onun gibi yalnızlığı seçip, kendi sınırlarımı belirledim ben de. o yoktu ama artık onun bir rakibi vardı!