15 yaşındaydım.
Tatilin son bir ayında, başka bir şeirde yaşamakta olan abimi ziyarete gitmiştim bir diğer abimle. Zor bir seneydi çünkü sonuçlarını alsam da. Fen lisesini kazanmıştım o sene ve artık biraz daha büyüdüğümü hissediyordum. ilköğretimden liseye geçen bir çocuk kendini bir anda 4-5 yaş büyümüş gibi hisseder. Bense 9-10 yaş büyümüş gibi hissediyordum.
iyi bir tatili hak ettiğimi düşünüyordu abim. Çünkü sıkı bir çalışma dönemi geçirmiştim falan filan.
Aslında bu değildi hepsi. O yıl babama lösemi (kronik myelositer lösemi) tanısı konmuştu. Bu hastalık halsizlik bitkinlikle gidiyordu belki ama 6-7 yıl yaşıyordu hasta. Bu bilgileri tıp fakültesinde okuyan abim söylemişti o zamanlar. Babamın tedavide olduğu zamanlarda çalan her telefon kötü haberi verecekmiş gibi gelirdi bana.
Tü bu düşüncelerden beni kurtarmak isteyen abim bir haftalığına da olsa güzel vakit geçirmemiz için mersin tatili planlamıştı. Tabi babam yine hastanede tedavi olmaktaydı o ayrı.
Yola çıktık, az gittik uz gittik, dağları aştık, toroslarda vitesi boşa aldık, şekerpınarında durup su içtik. Giderek yaklaşıyorduk.
Ve bir süre sonra, otoyolun tam gittiği tarafta, üzerimize dökülecekmişçesine duran mavi sonsuzluk... Heyecandan kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Denizin görüş alanımıza girdiği her dakika gözümü dikiyordum denize; deniz gözden kaybolana kadar da bakışlarımı ayırmıyordum. Kendimize kalacak bir yer ayarlayıp yerleştirdik eşyalarımızı. yaklaşık on dakika sonra denize girmiştim. Yüzme bilmediğim halde suyun içerisindeydi vücudum. Mutluydum.
Tüm senenin stresi, denizin tuzuna karışıp giderken, sıkıntılarımdan da o derece uzaklaşıyordum.