ilkokuldayım, sanırım 6. sınıftı. birinci kat komşumuzun istanbul'dan akrabaları gelmişti sitemize. ben daha henüz görmemiştim ama herkes onu konuşuyordu. evet o gelenlerden biriydi. güzelliği kendisinden önce yayılmıştı. neyse diyordum ben de, nasıl olsa tanışacaktık.
benim aklım futboldaydı o zamanlar. malum tatil zamanları mahalle maçları bol olur. ben de bizim takımın hem defansı hem de koçuydum. zırvalamıyorum sabahın onunda takımı evlerinden toplar, aşağıda sözde antrenman yapardık. güzel günlerdi. akşamları da saklanbaç oynardık. işte ilk o gece tanıştık onunla. allahım o ne güzellikti. henüz 7. sınıfa giden bir kız için inanılmazdı. ona bakınca herşeyi unutuyordum. zaten güzelliği de ondandı. henüz 12 yaşındaki bir erkeğin saf duygularıyla, hissettiğim bir güzellikti. evet o gece sadece ben ebe oldum ve tek yaptığım onu saklandığı yerde bulmaktı. o gece çok eğlenmiştik.
iki gün sonra yemekte annemin söylediği söz beni şok etti:
-"oğlum, saklambaçta hep sen ebe oluyormuşsun... senle dalga geçiyorlar."
-"hmmm, nasıl ya?"
-"(dedikodu detected) ...konu senin derslerden açılınca ordan bi kız: "ya ama o hep ebe oluyor sadece beni bulabiliyor." dedi.", 10 saniyelik dumur halinden sonra:
-"ehh! ben saklanınca kimse bulamıyor beni ama." demiştim.
ardından günler geçti. biz giderek daha iyi arkadaş olmaya başlamıştık. beraber basketbol oynuyor, bisiklete biniyorduk. arkadaşlarla futbol oynarken, 1. kattaki evlerinin balonundan bizi izlerdi. hiç unutmam; ben birine yanlış pas attığı için kızarken, kafama yarım yenmiş elma fırlatmıştı yakın mesafeden. ulen niye fırlattı ki, hiç soramadım, hiç te bir fikrim yoktu, hala da yok. susadığımda balkonlarından su isterdim, yanımdaki fırsatçılarda hemen atlardı. ben onların yanında olunca kıramaz onlara da getirirdi. ben olmayınca, "gidin evinizden için" diye azarlarmış. sonradan öğrendim. takımdan biri susayınca bana gelirdi, "su istesene la!" diye.
sudan sebeplere evlerinde kimse yokken beni balkonlarına tırmandıttırıldı. sonra ben kendisini yukarı çekerdim. ardından şimdi in der gönderildi beni, içerde sözde işi vardı ama oyalanır dururdu. bu sürede ayakkabılarına bekçilik yapma görevi de bana düşerdi tabi. bir ön balkondan bir arka balkona koşturur dururdum. bazen balkonda durmama izin verir, beraber oyunlar oynardık. o zamanlar monopolyvari oyunum vardı. evden gizlice aşırıp, onların balkonunda oynardık saatlerce.
derken zaman geçiyor. o güzel günler, o güzel saniyeler onun güzelliğinde eriyordu. bir, iki gün sonra gideceklerini söyledi bana, çok üzülmüştüm. bisiklet sürüyorduk ve aniden hızlandığımı hatırlıyorum. gözden kaybolmuştu. bir köşeye geçtim ve birkaç damla da olsa ağlamıştım. sonra buldu beni çok utanmıştım ve bana, "nerdesin sen ya, seni arıyorum eve girmem lazım, hadi yardım et!" dedi. tamam dedim, siteye gittikten sonra balkona çıktım. elinden tutup onu da yukarı çektim. bana sordu:
-"ben çok susadım, sen de ister misin?"
-"olur, içerim." dedim. beni elimden tutup içeriye çekeledi. aniden bir öpücük kondurdu dudağıma. hayatımın ilk ve tek öpücüğüydü o. nasıl utanıp kızardığımı anlatamam. sadece titreyen ellerini sımsıkı tuttuğumu hatırlıyorum. çocukluk işte o utangaçlık haliyle yeşil gözlerine son kez bakıp balkondan kaçar gibi atladım. sonradan pişman oldum keşke son bir kez daha konuşsaydım diye...
ertesi sabah annesi annemle vedalaşmaya geldi. o utanmış olmalı ki gelmemişti. şimdi gidiyor olduklarını öğrendim annesinden. hemen balkona koştum, annesinden çekindiğimden dolayı aşağıya inememiştim. balkondan el sallarken, bana "güle güle" dediğini hatırlıyorum. ben de "seni unutmayacağım" diye bağırmıştım. bu onu son görüşüm oldu.
şimdilerde bana onu hatırlatan mırıldandığım müzik işte, gül güzeli.