bir eski yazar

entry1 galeri
    ?.
  1. Bir yandan amca, bir yandan hoca, bir yandan üstat, bir yandan da meslektaş niyetinde konuştuğum ünlü yazarla, fikirlerimiz pek bağdaşmazdı. Kendisini çok sevdiğim halde, özellikle Fikret'e atıp tutarken içime kan oturur, ama fazla bir şey diyemezdim. O da inadına inadına Sis'ten parçalar okur.
    - insanın yedi sülalesine bundan daha güzel kimse sövemez, derdi.
    Ta dilimin ucuna gelirdi:
    - Babanız yetiştirmiş, demek.
    Ama gücenmesinden korkardım.
    ***
    Konuşmasındaki bütün tatlılığa rağmen, zaman zaman gölgesiyle kavga edecek kadar sinirli ve öfkeliydi. Yalnız yaşamın değerlerine uygun bir dünya bulamamış olmanın; rakının ve az paranın, kimseye göstermek istemediği ağırlıkları altındaydı.
    Ünlü olmasına ünlüydü, çok fırsatlar geçmişti eline. Ama ününü Falih Rıfkı gibi bir siyasal ağırlık haline getirmesini becerememişti. Babıali, öğretmenlik ve Beyoğlu üçgeni ortasında cankurtaran simidi olarak rakıya sarılmıştı. iyi içer ve yaşına rağmen sarhoş olmazdı. Sadece geç gelen mezeye, yahut balığa hırçınlaşırdı bazen.
    Sonra bunu bahane ederek, insanların angutluğundan, zevksizliğinden, anlayışsızlığından yakınırdı.
    O zamanlarda sesindeki alaycı titreşimlerin yerini, derin bir küskünlük alırdı. Arkasından da:
    - Ben bu akşam erken yatacağım, der ve giderdi.
    Limansız ihtiyar bir geminin gidişine bakar gibi bakardım arkasından.
    ***
    Bazen:
    - Son yazılarında artık benden hiç söz etmiyorsun, diye bir iki sitem fiskesi atardı.
    Oysa ben o tarihlerde yazıları henüz yayımlanmaya başlamış, çiçeği burnunda çok genç bir yazardım. Yaşım ya yirmi üç, ya yirmi dörttü. O ölçüde bir ustanın kazara bir fıkrasında benden söz etmesi, mutluluktan beni uçuracak kadar önemliydi. Ama o, benim kendisinden gerektiği kadar söz etmediğimden yakınırdı. Şaşırır kalırdım.
    ***
    Ünlü bir yazar ile baş başa ilk şaraplı yemeğimi onunla yemiştim. Ya liseyi bitirdiğim yıldı, ya son sınıfa geçtiğim yıl... Beni, yazları oturduğu Kalamış'taki otele yemeğe davet etmişti. Çok heyecanlandım, lüks sofralarda yemek yemeye de hiç alışık değildim.
    ***
    Otelin bahçesinde beyaz örtülü bir masaya oturduk. O kendisine balık söyledi, bana da ne yiyeceğimi sordu. Ben de aynı balıktan yiyeceğimi söyledim.
    - Şarap içer misin, dedi.
    - içerim, dedim.
    Garson, balık servislerini getirdi. Balığın kendine özgü ayrı tür bir bıçakla yendiğini bilmiyordum. Gözlerim bıçağa takıldı önce...
    Hoca nasıl yerse, ben de ona bakıp öyle yiyecektim.
    Arkasından şarap geldi. Arkasından da balıklar...
    Garson, balıkları uzun bir tabakta ortaya koymuştu. Koca bir kaşıkla, bir de bahçe beline benzer bir çatal bırakmıştı tabağın yanına.
    Hoca gayet rahat, koca kaşıkla koca çatalı, şöyle tutup, balıklardan birini kendi tabağına nakletti.
    Ben de aynı biçimde öteki balığı alayım derken, balık önce üstüme, oradan da yere düştü.
    ***
    Kıpkırmızı kesildiğimi hatırlıyorum. Eğilip balığı yerden alıp almamakta bir an kararsız kaldım. Sonra da balığı almanın daha nazik olacağı inancıyla masanın altına çömeldim. Tam o sırada oralarda dolaşan bir kedi, balığı tutup sürüklemeye başladı. Masanın altında, çömelmiş durumda, kediye doğru birkaç hamle yaptım. Kedi hızla uzaklaştı.
    ***
    Kalktım oturdum yerime. Hoca şarabını içip balığı yemeye başlamıştı.
    - Kedi kaptı benim balığı, dedim.
    - Gördüm, dedi. Aslında seni davet etmiştim, ama kedi daha becerikli çıktı. Zaten insanlarla oturup yemek yemek, kolay değil bu dünyada.
    Ne diyeceğimi kestiremiyordum.
    - Başka bir şey söyle, dedi.
    Garsona da işaret etti.
    Pirzola söyledim bu kez...
    Bir hareket yapmış olmak için de bardağıma şarap doldurmak istedim. Nasıl oldu anlayamadım, elim şişeye çarptı, şişe de masanın üstüne devrildi. Hoca peçetesi elinde ayağa fırladı. Roze şarap, beyaz örtünün üstünden kırmızı kırmızı yere akıyordu.
    Garson koştu. Tabakları, çatal bıçakları kaldırdı. Örtüyü aldı. Masayı kuruladı, başka bir örtü getirip yaydı.
    Hoca tekrar oturdu yerine.
    - Yahu sen babandan da sakarmışsın, dedi.
    ***
    Meğer vaktiyle babamla kendisini; hanedandan birinin, yabancılara verdiği ziyafette sofrayı denetlemeye çağırmışlar. ikisi de genç, ikisi de dil biliyor... Bir bakıma diplomatik ziyafette metrdotellik yapacaklar. Ancak, özellikle babamın bu konuda hiçbir bilgisi, hiçbir tecrübesi yok.
    Aşçı, çorba kasesini garsonun eline vereceğine, babamın eline vermiş. Babam kaseyi garsona vereceği sırada, sofra sahibi:
    - Evladım servisi yap, demiş.
    ***
    Önce çorba kime verilecek, nasıl verilecek, hiçbir fikri yok pederin. Ev sahibinden başlamak istemiş. Ev sahibi kaşığıyla misafirlerin en önemlisini işaret etmiş. Peder de kaseyle oraya yönelmiş. Ne var ki, kaseyi adamın yanına doğru indireceğine, tepesinde tutmuş. Önemli misafir de yarım geriye dönüp, kaseye yetişmek için doğrulayım derken, babam da kaseyi azıcık aşağı indirmeye kalkmış ve o sırada misafirin çenesi çorba kasesine çarpmış. O çalkantıyla çorbanın üstündeki yağlı bölümü, misafirin kulağından ensesiyle boynuna dökülmüş biraz.
    Adamın kulağı, ensesi, boynu sıcak çorbayla yanınca...
    Davet sahibi bilmem ne efendi fırlamış... Garsonlar koşmuş. Bir rezillik, bir kepazelik olmuş.
    ***
    Hoca o sahneyi bütün ayrıntılarıyla canlandırarak anlatıyordu. Ve ben ölüyordum gülmekten.
    Kedi ise uzakta, hala bizim balığı yiyordu.
    O kuşak yazarları için çok şeyler söylenebilir. Ancak en belirgin yönleri olgunluklarıydı. Çiğ ve görgüsüz değillerdi. Yazıya meraklı gençlere de yakınlık ve anlayış gösterirlerdi. Yazık ki, hepsi kaybolup gitti. Zaman zaman onlardan bazılarını öyle arıyor, öyle özlüyorum ki...

    çetin altan
    0 ...