Sokak ortasında psikopat cinayetleri, görkemli cenaze törenleri, yazı ve bilim adamlarını hedef almış suikastların yıldönümleri, halkalar çizerek kümeleşen kanlı ve kalın bir zincirin ağırlığıyla göğsünün üstüne çökerken; henüz daha kendisi, taptaze gençliğinin ilk filizlerini sürdüğü günlerinden tanıdığım ismail Cem'in de ölüm haberi gelince...
Tuhaf bir bıkkınlıkla başını çevirip pencereden baktığın Marmara ufukları, bir kıskaç halinde uzanıyor üstüne...
***
ipekçi ailesi, istanbul'un en önde gelen ailelerinden biriydi. ismail Cem'in babası ihsan Bey, hem Beyoğlu'ndaki birkaç lüks sinemanın, hem de ipek Film stüdyolarının sahibiydi.
Ama ihsan Bey'in en büyük özelliği, daha Galatasaray Lisesi'ndeyken Nâzım Hikmet'i de tanımış ve onunla saç örgüsü bir dostluğu sürdürmüş olmasıydı.
***
1960'lı yıllarda, Milliyet'te çalıştığım sıralarda; asla zenginlik kokmayan ve zarafetiyle kibarlığı da, yapıştırma olmadığı için insanı yormayan, birkaç yaşlıca dosttan biri de ihsan Bey'di. Arada sırada davetli olarak evine gider, dünyaya sanatsal açılardan da bakmanın tadını paylaşırdık.
***
1963 yılında bir yaz günü ihsan Bey'in, Büyükada'daki evine gitmiştim. Robert Kolej'i bitirdikten sonra, Lozan'da hukuk fakültesinden de mezun olan Cem, isviçre'den yeni dönmüştü. Gencecik bir delikanlı olarak sessizce oturuyordu yanımızda.
***
ihsan Bey, bana dönmüş:
- Şu bizim Cem, demişti, gazeteci mazeteci, yazar falan olmak istiyor. O kadar iyi bir tahsilden geçtikten sonra, Türkiye'de bu tür maceralara atılmanın tehlikelerini anlatsana şuna...
Ben de Cem'e:
- Dinle babanın sözünü; durup dururken belaya kaşınma, demiştim.
***
1960'lı yıllar...
Bir akşam da, Cemal Sait Barlas'la birlikte Cemil Reşit Eyüboğlu'nun yukarı Fındıklı'daki evindeydik. Cemil Sait, oğlu Mehmet Barlas'ı da orada tanıştırmıştı bana...
***
Yazı emekçiliği, kuşaklar arası farkları unutturu verir, aynı fırının tadını paylaşanlara...
Bir zamanlar babalarıyla benim aramdaki yaş farkına rağmen sürdürülen dostluk; bu kez de tersine dönmüş bir yaş farkıyla, bendeniz ve hem ismail Cem, hem Mehmet Barlas arasında sürmeye başlamıştı.
***
Hafta sonlarında evlerde buluşup; dünyadan, Türkiye'den, yaveliğe gömülmüş kalemlerden, ülkenin gelişmesini engelleyen hendeklerle çelmelerden konuştuğumuz yıllar...
***
Ailesinin ağırlığı altında kalmamak için, ipekçi soyadını dahi kullanmayan ismail Cem'in; politika okyanuslarına açılacağı ve uzun süreli bir dışişleri bakanı, hatta cumhurbaşkanı adayı olacağı hiç aklıma gelmezdi.
***
Gelmezdi, çünkü ne yazılarında, ne hamasetten arınmış önemli bir eser olan "Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi"nde; herhangi bir demagoji beneği bile yoktu.
Ve Cem bilirdi "politika" ile "bilim" arasındaki farkı ve bilimsel bir tutarlılığın, politik demagojilere ağır basacağını.
***
"Politika"yı, "bilimselliğe" yaklaştırmanın tek yolu da; ekonomik bir şeffaflıkla, kimlerin tongaya bastırılarak okkanın altına gittiğini ortaya çıkarmaktı.
Türkiye'de ise politika tam bir kurtlar sofrasıydı. Cem'in ne ihtiyacı vardı ki öyle bir sofrada koltuk aranmaya?..
***
Ulus gazetesinde Bülent Ecevit'le de, aynı odayı yıllar boyu paylaştığımız sırada; hiç aklıma gelmemişti Bülent'in de politik bir lider ve başbakan olacağı; o kadar ince tülbentlerden süzülmüş bir damıtılmışlıktaydı ki...
***
Eski yılların şiirsel ve otantik dostluğundan, politikanın doruklarına bayrak dikmiş dostlar az değil bendenizin hayatında...
Bülent'ten Cem'e kadar, onların tek ortak yönleri; yazıya daha çok ağırlık verdikleri dönemlerde de, bohem bir hayatın "şair, ressam, serseri" cümbüşünden geçmemiş olmaları.
***
1982'de Cem'le Paris'te de beraberdik. Her caddeyle sokağın bir Avrupa başkentinin adını taşıdığı "Avrupa mahallesi"nde, ortak bir avlu içinde mütevazı bir stüdyo kiralamıştı. Kendisi üniversite sitesine geçtiğinde, stüdyoyu bana devretmişti.
***
ismail Cem'in politik hayatı da, fazla bir şey aşındırmadı kendisinde. Ne politika sayesinde tüylendi, ne burnu havaya kalktı.
Kim bilir ne taktikler, ne kamuoyunu etkileyecek "tavır saptaması" tartışmalarından geçti. Ama her şeye karşın, yine de bir "kalite" örneği olarak kaldı.
Şayet AB üyesi ülkelerden birinde de bakan olsa, kimse yadırgamazdı Cem'i.
***
Bizim pancar motorunun tuşlarından, beyaz kâğıda dökülen harfler arasında, ihsan ipekçi'nin Büyükada'daki evinde Lozan'dan yeni gelmiş ismail Cem görünüyor. Onu ilk tanıdığım gün...
Hiç aklıma mı gelirdi, onun yaşadığı hayat filminin bitiminde, Marmara ufuklarının demir bir kıskaç gibi üstüme uzandığını duya duya beyaz bir kâğıda, Cem'in benim gönlümdeki baharını yazacağım?
***
Her şeyin bir bedeli var; uzunca yaşamış olmanın da...
Gitgide avuntusu bulunmayan acılar, daha çok kuşatmaya başlıyor insanı.