Şafak türküsünün ardından 1987 yılında yayımlanmış şiiriyle aynı ismi taşıyan Nevzat Çelik kitabı. Kitap ayrıca
'international poetry' ve 'hasan hüseyin şiir ödülü' nü de kazanmıştır.
müebbet türküsü 1
önce kol sonra sürgü sonra anahtar açılır kapı
itilirim sırtımdan ben ebedi kiracı kesilmiş hükmüm
önce sürgü sonra kol sonra anahtar kapanır kapı
bir ömür boyu diri diri içmek için gövdemi
dolanır bacaklarıma balçık gibi ağır bir karanlık
çırpınsam küçücük pencerede çifte çapraz parmaklık
üstünde yüzüme örtülür binlerce kare demirörgü
her karesinde oyulmuş bir göz gibi kanar gökyüzü
batan güneşim kapının önünde kıpkızıl asılırım biran
ranzam tavana ranzam yere ranzam göğsüme çakılı
kımıldasam göğsüm boydan boya yırtılacak sanki
duvarlarını üstüme yıkacak hücrem adım atsam
adım atsam apansız kurşun değdi kanadına kuşun
tutun beni önüm berbat uçurum bu kimin sesi
bırak torbanı atlas'a ödüldür gökkubbeyi taşımak
düş kırıklığına salan salsın gözlerini bırak
ranzanda yatak yatakta düşlerin dağınık kalsın
yürü delikanlım beton altında toprak uyansın
duvarı duvara vur ateş gibi bir ıslık tuttur
yürü a benim deli gönlüm yürü kesilmiş hükmün
şarkılar türküler skeçler camdan cama gülücükler
-olur böyle şeyler takma kafanı yatarız be-
gecede ay mı var alttan alta katılaşan bir şey
olur böyle şeyler takmıyorum kafamı yatarız be..
biter havalandırma eğlentisi de gecenin bir yerinde
son sigaranın ateşi kararır dostlar uykuya varır
gece sefası bu mevsim açar mı gecede ay mı vardı
idamdan müebbete düştüm müebbetten hücreme
belki sıcaktı şubat gece karla başladı fakat
en güzel yüzünü resminin yüreğime ters kapadım
kırdım belleğimin bütün sırrı dökük aynalarını
ranzam soğuk ranzam ayaz ranzam kar
altımda demir üstümde ışık yanımda duvar
üşür ellerim sensiz ellerim öksüz ellerim
nerde portakal bahçesi kadar sıcak memelerin
dönerim gene duvar gene soğuk gene ayaz
düşlerim seni almaz düşlerime müebbetim sığmaz
bir dal fesleğen taksan da saçlarına yorulursun
güneşi yatırsalar koynuma ısınamam
bir yerine vardım ki gecenin sen yoksun
bir yerine vardım ki gecenin sen yoksun
sen yüreğimin dağlarında sakladığım kaçak kız
seni sunuyor kar yüklü dallarıyla çam ağaçları
kimliğin bende saklı uzanıp alsam alnın apak
gece balçık gibi yapışıyor ellerime saat kaç
tende yaşanmayacak aşkımız anladım tenimde isyan
yorgunum ranzama uzansam gözlerimi kapatsam
bir daha açmasam beni bu kapkara suskunluk
beni öldürecek diyorum avaz avaz düşüyorum
asama dikse anam kapımızdan balkona tırmansa
akçamların kokusunu sen saçlarından savursan
üç yanı sırılsıklam ülkem gibi hep acı dalgalara dirensen
yanağından mutlu bir damlanın yuvarlandığını görsem
kar da eridi çamur sonra yağmur sokaklar çıplak
asfalt makadam bulvar ayaklarda o bildik bıçak acısı
haki gömleğinden bir düğme aç ellerimden üşüyorum
şafakları yunus çıkarsa ağlarından balıkçılar beter ağlar
dudaklarında uzayan sigara külü martı kanatları ve türkü:
bir dal fesleğen taksan da saçlarına yorulursun
bulaşıyor dilime beni ağzınla sustur susturacaksan
sabah oldu beni ağzınla sustur susturacaksan
gazeteyle uzatıldı mazgaldan dürülmüş bir yangın gibi
korkunç acılarıyla ellerime on üç yıl öncesinin vietnam'ı
pirinç tarlaları bambu evleri insanları yani kavgaları
1972 trag bang köyü ve temmuz güneşi
ve yankee ve napalm yani ölüm bulutları
yapışıyor sırtlarına çocukların çocukların bacakları tutuk
çığlıkları var fakat ağızlarında boylarından büyük
ilkokul çağında saçı kara çığlığı yangın küçücük kızın
bant çekmişler göbeğinin altına ne ayıp ne yasak
kaçıyor o güzelim çocuk bütün insanlığıyla çıplak
elinden tutmalı göğsüme basmalı göğsümde soluklandırmalıyım
benim de gözlerim yanaklarıma doğru çekilmeli acıdan
ağzımı kulaklarıma dek yırtarcasına haykırmalıyım
payıma düşeni almalıyım yedi milyon ton bombadan
işte ben her acıda böyle sırılsıklam şaşkınım
haykırılmış her çığlık burda benim ağzımı yakıyor
durma kanıyor acılarım gövdemin neresine dokunsam
kaldırmadan demir parmaklığı insanla insan arasından
canım sevgilim ben bu yaraları kabuk bağlatmam
alnım parmaklığa gömülü alnımda tarifsiz hasret
dörtbir yanım idam dörtbir yanımda türküleşen müebbet
ne bir yıldız kayar üstünden ne bir çiçek açar
hücreler burada susuz kör kuyulara benzer
her bahar duvara koşar da sarmaşıklar yaz biter
yorulur sonunda salkım saçak dal budak ağaçlar
gözlerimi içime çevirmesem gözlerim duvarda kurur
bir an büyüse suskunluk kulaklarıma kurşun akar
belki bu yüzden yüreğimde tepesi karlı dağlar
boydan boya karadeniz boydan boya toros
akdağ karadağ altındağ cudi ağrı canik aras
vurulup öldüğüm kalkıp çocuklar gibi güldüğüm dağlar
yakındır eteklerinde dudaklarına özenir kiraz
ellerin tüfeğinden çözülür göğsüne ılık ılık kan yürür
dişlerinin arasında apak ilkbahar kardeleni uyanırsın
tenin buğulanır bilirim dudakların mahmur uykudadır
kollarını açıp gerinirsin ormanın bütün ağaçlarınca yeşil
dokunabilsem sana çoğalırdım saçlarınca tel tel
yüreğimin ırmaklarını aykırı akıtıyorum dağlara doğru
süzülüp gelsen suda bir papatya kadar güzel
saçlarını yastık yapıp yatıyorsun öyle düşünüyorum
yorgan diye geceyi dört mevsim üstüne çekiyorsun
yaprak düşer ay düşer yıldız düşer kar düşer
kurşun düşer üstüne bomba ölüm ayrılık düşer
apansız sena düşer aklıma beni ağzınla sustur
göğsü isyan göğsü ateş göğsü tomur tomur
sena onaltı yaşının heyacanını tarar aynada
çıplacık boynu.. el-boruk dağlarında israil konvoyu
kıvrılır yılan gibi.. nazi fırınlarından sarı yıldız uyanır
aynada gözlerini bırakır gözleri iki yüz kilo bomba
içine 504 peugeot'nun büsbütün bir kinle oturur
kanatlanır avına sena mehdillah şii müslüman kız
sedir ağaçları değil yanan köyleri geçer iki yanından
hükmünü okur benim ülkemde filizkıran fırtınası
dalların acısı gelir hücremde beni bulur
konvoy patır cizze arasında durur.. sena atmaca
sena nisan dalları gibisin sena sena
fünye fitil ateş.. sena dur ama durma..
gövdesinin dört katı ağır bombayla patlar güzelim kız
beni ağzınla sustur susturacaksan...