can dündar

entry1153 galeri video8
    49.
  1. Almanya da ilk düzenli şehir içi ulaşım seferleri ile başlangıçta
    orta ve alt sımıftan insanlar kenti bir ucundan bir ucuna gezme
    imkanına kavuştuklarında, Alman sosyolog Georg Simmel o korkunç
    teşhisi koymuştu; "insanlık tarihinde ilk kez iki insan yan yana bu
    kadar yakın oturup, bedenlerine dokundukları halde saatlerce
    birbirleriyle konuşmadan yolculuk yapıyorlar"
    Bir iletişimci olarak beni ilgilendiren, düşündüren, kaygılandıran
    bir saptama bu.

    "X KUŞAĞI". Bu yalnızlığa nicedir aşinayız. Çocuklarımız bir
    süredir, uyku öncesi masallarını yataklarının başucuna konan bir
    teypten dinliyorlar.

    Oyunlarını bilgisayarda oynuyorlar. Derslerini videodan izliyorlar,
    kahramanlarını televizyondan seçiyor, sevgilileriyle internette
    buluşuyorlar. Bütün bunlar olup biterken bir odanın içinde
    yapayalnızlar.

    Yüzyılın bizi getirip bıraktığı nokta burası.....

    Onlara "Biberon kuşağı" demek geliyor içimden.

    80 lerin ekonomik özgürlüğünü kazanmış, "yuppie"
    annelerinin "memelerim sarkar" endişesiyle emzirmeden yetiştirdiği
    bebekler, büyüyüp yüzyılın sonunda ergen oldular.

    Daha cinsellikle tanışamadan, AIDS ile karşılaştılar. Doğum Kontrol
    haplarının yaygınlaşması sayesinde özgür seksin kapısını aralayan
    ebeveynlerinin aksine, tanımadıkları bir virüs yüzüden özgür seksin
    kapısını çektiler.

    Bu korkunun zoruyla, giderek yalnızlığın güvenli ıssızlığını
    keşfettiler.

    Şimdi "dokunmadan yaşamanın" tadını çıkarıyorlar. Markete gitmeden,
    internetten sipariş verip, bilgisayar aracılığıyla alışveriş
    yapıyor, doktorlarına röntgen filmlerini "mail"leyip, uzaktan
    muayene oluyorlar.

    Onlara "X kuşağı" da deniliyor ; "ölü kuşak" ya da "ne idiğü
    belirsiz nesil" anlamında...

    En belirleyici özellikleri yalnızlıkları...

    Danstan, "bir bele sarılmanın hazzı"nı anlayan büyüklerinin aksine,
    kulaklarında walkmanle "techno" ritminde tek başına dans etmekten
    haz alıyorlar. Sofra başında aileyle birlikte değil, odalarında
    ekran karşısında veya burgercide ayaküstü, ama mutlaka
    yalnız "atıştırmayı" tercih ediyorlar.

    Gazete okumuyor, "göz atıyor"lar. DVD deki filmi zıplayarak izliyor,
    kitabı sayfa atlayarak okuyorlar.

    Internette gezinirken, aynı anda telefonla konuşabiliyor, yemek
    yiyebiliyor, televizyon izleyebiliyor ve dergilere göz
    atabiliyorlar.

    Uzun sevişmeler yerine üstünkörü "dokunuş"ları, uzun konuşmalar
    yerine, kısa "sunuş"ları seviyorlar.

    "Internette gevezelik" sitelerinden birine girip, yarattıkları yeni
    dili görmelisiniz. Hep bir yere yetişme telaşındaymış gibi düşünen,
    konuşan, yazan bir neslin kendine özgü dilini kuruyorlar;

    "Hi" ile başlayıp "Bye" ile biten "N aber" sorusunun "N olsun" diye
    yanıtlandığı garip bir geyik muhabbeti.....

    En çok, kitapçılarda "ünlü Roman özetleri" türünden kitaplar görünce
    onları anımsıyorum.

    Yüzyılın başındakilerin hayata bakışlarımı değiştiren kitaplarin
    sadece konularıyla ilgileniyorlar.

    Sağlıklı yaşıyor, iyi kazanıyor, kolay harcıyorlar....hem parayı hem
    dostlarını.....

    Markalarını, okullarını, kariyerlerini, ailelerinden,
    arkadaşlarından, fikirlerinden daha çok önemsiyorlar.

    Hayatı "zap" layarak yaşıyorlar.

    Bilgisayarlarında olduğu gibi özel hayatlarında da "sörf" yapmayı,
    derine dalmadan yüzeysel ilişkiler kurmayı, kök salmadan dolaşmayı
    yeğliyorlar.

    Bu "kök salamama" meselesi, Türkiye açısından özellikle önemli....

    Geçenlerde bir arkadaşım "Farkında mısın ? "dedi, "hiçbirimiz
    dedemizin mezarının olduğu kentte oturmuyoruz artık" .

    Hrant Drink in televizyonda anlattığı öykü daha da dramatikti. Her
    gittiği yeri çiçeklerle bezeyen bir dostunun, son yerleştiği evinin
    bahçesini çırılçıplak bulunca nedenini sormuş.

    Hrant şu yanıtı almış;

    "Ne zaman bir ağac ektim de meyvesini yiyebildim ki...."

    Öylesine köksüz, öylesine göçebe, öylesine gezgin bir toplumuz ki
    hala...Yerleşemedik gitti..... Dedelerimizin mezarlarının olduğu
    yerleri terk ettikten sonra, ilkin evimizi, derken işimizi, aşımızı
    ve nihayet bütün yaşamımızı değiştirdik.

    Bütün bunlar yarım asır içinde olup bitti ve hepimizde öyle bir
    travma yaratti ki, hala altından kalkamıyoruz.
    1 ...