"yeniden doğmak için," diye şakıdı gibreel farishta gökyüzünde düşerken, "önce ölmen gerekir. hoc i! hoc i! toprak ananın bağrına düşmek için, insanın önce uçması gerekir. tat-taa! taka-tun! nasıl gülersin yeniden, önce ağlamazsan eğer? sevdiğinin aşkını nasıl kazanacaksın beyim, iç çekmezsen? baba, yeniden doğmak istiyorsan " bir kış sabahı, güneş doğmadan az önce, yılbaşı civarı, iki gerçek, yetişkin, canlı adam, büyük bir yükseklikten, pırıl pırıl bir göğü kat ederek, tam yirmi dokuz bin iki fitten ingiliz kanalı'na düşüyordu, ne paraşütleri vardı, ne de kanatları.
"söylüyorum sana, ölmen lazım, söylüyorum sana, söylüyorum sana," diye diye devam etti, yukarıda kaymaktaşı gibi bir ay vardı, ta ki "şarkılarını şeytan görsün," diyen bir bağırtı gecenin içinde duyulana kadar; sözcükler buzlu beyaz gecede kristal gibi havada asılı kalmıştı, "filmlerde playback yapıyordun, şimdi o berbat sesini dinletme bana."
akortsuz solist gibreel, doğaçlama gazelini okurken bir yandan da ayışığında çılgın danslar yapıyor, kah kelebek, kah serbest, havada yüzüyor, tortop oluyor, neredeyse doğacak günün neredeyse sonsuz boşluğunda kollarını bacaklarını açıyor, arma aslanları gibi pozlara bürünüyor, pençe atacakmış gibi doğruluyor, yüzükoyun yatıyor, yerçekimiyle dalga geçiyordu. şimdiyse, küçümseyici sesin geldiği tarafa doğru, mutluluk içinde döndü. "oo, salad baba, sensin ha, bu kadar da olmaz. ne haber eski dostum." bunu duyan öbürü, yani gri takım elbiseli, ceketinin bütün düğmeleri iliklenmiş, kollarını iki yanına bastırmış, baş aşağı düşen ve başındaki melon şapkanın olamazlığını tamamen sineye çekmiş görünen müşkülpesent gölge, kendisine böyle seslenilmesinden nefret ettiğini gösteren bir surat yaptı. "hey, spoono," diye bağırdı gibreel, öbürünün ikinci kez suratını buruşturmasına yol açarak, "londranın ta kendisi, vay! geliyoruz be! aşağıdaki puştlar başlarına ne geldiğini anlayamayacak. meteor mu, yıldırım mı, allah!ın gazabı mı. gökten düşeceğiz yavrum. çatannnk! güm diye, değil mi? ne giriş ama, hey be. allah belamı versin: şap diye."