bir ülkeden nefret etmek

entry7 galeri
    1.
  1. ağlamak istiyorum sayın seyirciler, ağlamak istiyorum, diyordu ilker yasin. ülke takımlarımız ne zaman bir ecnebi takımı karşısında zafer olarak nitelendirilen galibiyetler kazansa ilker yasinin gözleri dolar, sesi titret, ağlamak isterdi. nedendir bilinmez ilket yasin 'ağlamak istiyorum sayın seyirciler' derdi ama ağlamazdı, sadece sesini biraz titretirdi. biz se ekranları başında oturur ağlardık. neden? ülkemizin bir takımı ecnebi bir takımı pompaladı diye mi yoksa ilker yasin ağlamak istediği için mi? bugün halen bunu çözebilmiş değilim. bu konuda kafam hayli karışık. ondan sonra diğer spikerlerede bulaştı bu 'şey', artık onlarda ağlamak istiyorlardı. sabri ugan, cem yılmaz, melih gümüşbıçak hepsi ağmalak istiyordu. nasılda titriyordu sesleri, nasılda çoskuluydular. ama bu adamlar hiç ağlamadılar lakin ben hep ağladım. oturdum hüngür hüngür ağladım hacılar. küçüğüm o zamanlar, ergenliğimin en deli yılları yıllarındayım. kaç gece sabahlara kadar ağladım; galatasaray o akşam yenildi diye. ne günlerdi. ah annem! ben ağlayınca o da oturu ağlardı kadıncağız.


    hiç unutamıyorum sevgili okurlar. sene 2000, 17 mayıs; arsenal-galatasaray maçı: uefa kupası finali. arkadaşla bizim evde toplanmışız. maçın başlamasına sayılı dakikalar kaldı, diyor levent özçelik. vay be levent özçelik, hiç unutmayacağım seni. yanında ömür üründül, orta saha, diyor, kollektif futbol, diyor, henry'e dikkat, diyor. adam haklı diyoruz, diyoruz ve biralarımızdan yudumluyoruz. liseli 5 dallamayız ne işin var birayla ama televizyonlardan öyle görmüşüz işte, maç günleri erkekler bira içer; biz de içiyoruz. ve final maçı başlıyor, deyince levent özçelik benim kalbim öyle bir atıyor ki sanırsın biraz sonra onu tutan damarlardan kurtulacak ve hışımla götümden dışarı fırlayacak, öyle bir çarpma yani. kısa keselim, popescu topun başında, lopez niyeto düdüğü aldı ağzına, sakince üfledi abim. popescu topa doğru koşmaya başladı. kalbim tam bu sırada kendisini tutan damarlardan kurtuldu, götümden dışarı çıktı, televizyonu başına geçti ve maçı izlemeye başladı. ve...
    kupa bizim, kupa bizim, allahım, allahım sana şükürler olsun, diyor levent özçelik. sanırım o sırada gerçekten ağlıyor. yanında ömer üründül hiç bir zaman anlamlandıramadığım bir takım sesler çıkartıyor. bugün, biraz önce tekrar izledim videoyu, anlamaya çalıştım ama yok, mümkün değil. bambaşka bir dilde konuşuyor sanırım o esnada. fatih terim, çömelik oturuşunu yapmış, aklında neler var acaba?

    nasıl oldu, biz oraya nasıl nasıl geldik halen hatırlamıyorum sayın okurlar. o dönem konyadayız, fatih ışıklarda oturuyoruz normalde ama ben gözlerimi zafer meydanında açtım. inanılmaz bir kalabalığın içerisindeyim yanımda da okuldaki din hocam hayyurral sofuoğlu var. ona sarılmışım deliler gibi zırplıyorum. ne alaka amına koyım, bugün bile saçma geliyor. bunca yıldan sonra şunu net olarak söyleyebilirim; hayatımı en güzel gecesiydi. belki çocukluk diyeceksiniz, olabilir ama hayatımda hiç o kadar mutlu olmadım ben.
    şimdi dönüp o günlere bakıyorum. sonra, en son galatasaray maçını ne zaman izledim diye düşünüyorum. emin olun hatırlamıyorum. ne zaman koptum ben galatasaraydan. neden koğtum lan? neden sonra koptum? o günlerde uğruna ne kavgalar yapmıştık, ne kalpler kırmış, ne burunlar kırmıştık biz. bugün, değil galatasaray adam gelip anama sövse umrumda olmaz hacı, beline kuvvet der, döner giderim; hiç bulaşmam. şaka şaka o kadar da gavat değlim amına koyım. ağzına gözünü yumarım ibnenin.

    artık hiç ilgilenmiyorum galatasarayla. he 'onbirini sayabilir misin?' deseler amına bile koyarım da yani izlemiyorum artık maçlarını filan. en son maçını ne zaman izledim onu bile doğru düzgün hatırlamıyorum aslında. nasıl oldu bu iş çözebilmiş değilim ; anlayamıyorum. olum bildiğiniz holigandım lan ben, tuttuğu takım için kafa göz yaran holiganın birisiydim işte. bakın size yemin ediyorum, o sizin o holigan sandığınız ingilizler filan var ya benim ve o dönemdeki saz arkadaşlarımın yanında bugünün kayserispor taraftarfı gibi kalır. he aklıma gelmişken o dönemdeki saz arkadaşlarımda benimle aynı kaderi paylaştılar. onlarda bıraktı bu işleri.


    türk futbolu giderek kalitesizleşiyor ve bende bu yüzden türk futbolundan uzaklaşıyorum, gibisinden bir geyik yapacağımı sanıyorsanız yanılırsınız dayı oğulları. futbol futboldur amına koyım, her kalitede aynı heyecanı verir insana. hele ki bizim gibi duyguları sol üst ceplerinde yaşayan insanlar için hiç fark etmez. büyümek diyorum ben, büyüdükçe önceliklerimiz değişiyor işte. önceleri hastası olduğun futbol takımının yerine yeni heyecanlar geliyor. çakallar, hemcecik de anladınız he. neyse, öyle ama işte. ondan sonra telaşeler giriyor bünyeye, üniversite sınavını kazan da hayatın kurtulsun, diyorlar, kazanıyorsun, ibne bu seferde gelmiş, olum hadi şu üniversiteyi bitirde hayatın kurtulsun, diyor. ulan hani kazanınca her şey bitecekti, demek istiyorsun ama diyemiyorsun. üniversite bitiyor, bu sefer tamam hayatım kurtuldu, diyorsun ama yok. bu seferde, haydi şimdi güzel bir iş bul, eşşek gibi çalışta hayatın kurtulsun diyorlar. ne hayatmış amına koyım. yıllardır sürünüyoruz kurtulamadı bir türlü. iyi bir iş bulmak için, ya kodaman bir yakın, ya da eşşek gibi ders çalışacak bünye istiyorlar. ikisi aynı işe yarıyormuş; sonradan öğreniyorsun bunu. ilk kez o gün nefret ediyorsun işte bu ülkeden. o gün oturuyorsun ve futbol dışında bir şeye ağlıyorsun işte. lavent özçelik gibi de ağlamıyorsun, bildiğin mal gibi ağlıyorsun işte. işte bu şekilde başladı benim bu ülkeden nefret etmem. bu ülkeden ve bu ülkenin sisteminin çarkalrını yağlayan insanlarından o gün nefret etmeye başladım. önceden sevgiyle baktığım insanlara artık şüpheyle bakmaya başladım. içimdeki nefreti besleyecek yeni nedenler aramaya başladım. ve sizi şunu söyliyeyim o kadar çok neden buldum ki, ağzım bir karış açık kaldı. yeri geldiğinde her birisini tek tek anlatacağım sizlere. ama bugün değil;
    hacı bu ülkede üniversite mezunu olup olup işssiz olan kaç kişi var biliyor musunuz? hani eğer biliyorsanız bana da söyleyin, ben bilmiyorum çünkü. ama bildiğim başka bir şey var. ilginç bir istatistik, belki ilginizi çeker. şöyle bir sonuç çıkmış ortaya; oecd ülkeleri arasında en fazla üniversite mezunu işsiz türkiye'de bulunuyormuş. ne güzel değil mi? haydi hepberaber söylüyoruz;

    (bkz: havasına suyuna, taşına toğrağına....)

    ne kadar kolay değil mi? havasına suyuna, taşına toprağına kurban oluyoruz çünkü bizim memleketimiz bambaşka. nasıl da coşkuyla söyletiyorlar o şarkıyı. maşallah bizim insanımızda hemen atlıyor. abicim afedersiniz ama yarrağımı yesin bu ülke benim. havasına suyunaymış, taşına toprağınaymış.. ulan delirmek üzereyim. bu yaşıma geldim, düşünüyorum; bu ülke bana ne verdi diye? şimdi kalkıp amcık ağızlının birisi sana bedava eğitim verdi, diyecek kafa göz dalacam göte. 65 kişiydi hacılar benim okuduğum ilkokul. hatta bir dönem boyunca iki sınıfı aynı dershanede okuttular. bir bok öğrenemdik bu yüzden. zengin piçleri cillop gibi büyürken biz yarrak gibi büyüdük. neden çünkü onların parası vardı bizim yoktu. onların babası 80 li yılların fırsatlarını yakalamış uyanıklardandı, benim babam bir lisede müdürdü. geçelim bu işi.


    yanlış duymadıysam birisi, bu ülke sana bedava sağlık hizmeti verdi mi dedi? hacılar bakın, çok küçük bir olay anlatayım ben size. samsunda oturuyoruz o dönemler. samsun dediysem şehir merkezi değil yanlış anlaşılmasın. samsunun 7000 kişilik bir ilçesinin lisesinde bizim peder. çünkü şehir merkezlerinde ki iyi liselere milli eğitim bakanlığından torpilli olan öğretmenler atandığı için, iki üniversite mezunu olan bizim salak pedere ilçedeki lise kalmış. lise dediysem yanlış anlaşılmasın; kışın yakacak odun kömür bulamayan bir mekan yani, o derece. ben, 7, bilemedin 8 yaşlarındayım. dişlerimde bir problem ortaya çıktı. şimdi ne olduğunu tam olarak hatırlayamıyorum ama böyle bir garip çıkıyordu dişlerim. yamuk yumuk çıkıyor. annemler filan çok üzülmüşlerdi. hemen dişçiye gidelim dedik. o yıllarda özel dişçiler bugün ki gibi değil, sadece zenginler kullanıyor özel dişçiyi. bir sabah alaçamdan çıktık, samsun devlet hastanesine gittik. diş fakültesine girdik. bizimkiler durumu anlattılar yetkililere. sıra var, dediler! sıraya gireceksiniz, sıra size gelince biz sizi çağıracağız çocuğun tedavisini yapacağız, dediler. tamam, dedik, nereye gireceksek girelim. sıra girdik. giriş o giriş canlarım benim. yıllarca gelmedi o sıra bana. özel dişçiye gittik, çok para istedi. gelir sıra, dediler. gelmedi amına koyım. yıllarca gelmedi sıra bana. dişlerim de öyle kaldı. çok sonradan öğrendim ben, meğer orada çalışan dişçinin aynı zamanda özel yeri varmış. dışarıda kendi yerine gelip tedavi olan hastaları devlet hastanesinde ön sıralara alıyormuş. biz de bekledik işte! bu gün aynanın karşısında yamuk yumuk dişlerimi gördükçe sessiz sessiz mırıldanıyorum;

    havasına suyuna, taşına toprağına.....

    bir kere nefret etmiştim artık. ve şunu anladım ki, nefret diğer duygulara benzemiyormuş. çünkü bir kere nefret ettiğinde bunun geri dönüşü olmuyormuş. her şeyden vazgeçebiliyorsunda nefretten vazgeçemiyorsun. biz de bu ülkeden nefret etmiştik bir kere. geri dönemiyorduk. nereye baksak, elimizi nereye atsak, yarrak giib elimizde kalıyor, bu da bizim nefretimizi besleyecek yeni mezeler yaratıyordu bize.


    insan dediğinin mayasında ki en önemli şey ne bilir misin sen? saflık hacı, saflık. saflıktan yoğurulmuştur insan. onunla kabarmış, şekil bulabilmuştur. işte bu ülke, bizlere bu saflığı kaybettirdi. futbol maçında tuttuğum takım kaybettiğinde ağlayacak kadar, tuttuğum takım uefa kupasını aldığı günü hayatımın en güzel günü olarak anacak kadar saftım lan ben. şimdi dünya sikimde değil; bırak futbolu.

    işte böyle başladı benim bu ülkeden nefret etmem. ve arkasından gelen her yeni gün; nefret etmek için yeni bir neden.
    şimdi kesin bana küfür edecekler. hatta bir çoğu yazdıklarımı okuma gereği görmeden şöyle bir göz gezdirip küfür edecekler bana. o zaman ben de peşinen şunu söylemek istiyorum; ben de sizin amınıza koyım. kendime inat, aklıma geldikçede yazacam buraya; bu ülkeden nefret etme nedenlerimi.
    0 ...