can dündar

entry1153 galeri video8
    43.
  1. ''insan 5 yaşına gelmeden anlıyor; açlığın öldürdüğünü, soğuğun
    dondurduğunu, ateşin yaktığını...

    Sevgisizliğin insanın canını acıttığını...

    Duyguları, nesneleri, kişileri, çevresini tanıyor.

    Her şey ona çok büyük görünüyor:

    Ev, masa, anne, baba...

    10'una gelmeden oyunla, sayılarla, harflerle tanışıyor. Azgın bir iştahla
    öğreniyor. Kız ya da erkek olduğunu fark ediyor. Dünyanın evde, okulda
    kendisine anlatılandan da büyük olduğunun ayırdına varıyor.

    15'inde, tam da en çok kendini sevdireceği çağda, sivilcelenen yüzünden,
    değişen bedeninden utanırken aşkı keşfediyor. Dış dünya kadar iç dünyanın da
    büyük salonları ve kendisinin bile bilmediği odaları olduğunu, açıldıkça o
    odalardan devasa bahçelere çıkıldığını hissediyor, büyüleniyor. Şarkıların
    içinde sevdalar gezdirdiğini, şiirin her türden hasreti dindirdiğini
    anlıyor. Aşk acısını öğreniyor. Yine de seviyor; ille seviyor, inadına
    seviyor.

    20'sinde putlarını yıkıyor, başkaldırıyor, kanatlanıyor.

    Her şey ona küçük görünüyor:

    Ev, masa, anne, baba...

    "Dünya küçükmüş; büyük olan benim" efelenmeleri başlıyor.

    Lakin dünya bunu bilmiyor.

    O yüzden 20'ler çoğu zaman hayal kırıklıklarıyla geliyor.

    25'inde ayaklar biraz yere değiyor.

    Okul bitiyor, iş telaşı başlıyor.

    Sınıfta öğrenilenlerin akı, sokaktaki gerçeklerin karasına çarpıp
    grileşiyor.

    Yolu hızlı gelenler çabuk yorularak, sevdiğini bulanlarsa kalbinden
    vurularak evleniyor genelde... 5 yıl önce uzak bir ülke olan "istikbal",
    daha yakına geliyor.

    "Bir denizde yangın çıkarma" hayali erteleniyor.

    "Dünya zor"laşıyor.

    30'unda muhasebeye başlıyor insan:

    "Dünya hâlâ beni tanımadı, üstelik galiba ben de dünyayı tam tanımıyorum"
    dönemi...

    Mevcut bilgilerin sorgu yeri...

    Kuşkunun beyliği...

    Tehlikeli yaşlar: "Bunun nesine hayran oldum ki ben" pişmanlıkları,

    "Hakkımı yediler" sızlanmaları, sırta saplanan hançerler, çelmeler, dost
    kazıkları, ağır ağır olgunlaştırıyor insanı...

    35, yolun yarısı...

    Hiç okul asmadan, evden kaçmadan, bir terasta sevdiğiyle öpüşüp bir çadırda
    uyanmadan 20'sine gelenler için gecikmiş telafi çağları...

    Daha önce hiç yüz verilmemiş ana-babaların sözüne yeniden kulak kabartılan
    yaşlar... Olgunluğun karasuları...

    40'ında eski kotlar dar gelmeye, saçlara ak düşmeye, aile büyükleri yaşlanıp
    ölmeye başladığında bocalıyor insan... Panik, kadınları kuaföre sürüklüyor,
    erkekleri araba galerilerine; ve ikisini birden yeni sevda hayallerine...
    Yiten gençliğe, boyalı saçlarla, içe çekilen karınlarla, renkli arabalarla
    çare aranıyor.

    45'inde "istikbal" denilen o uzak ülkenin toprağına ayak basıyor insan...
    Hem ölüm yarınmış gibi, hem hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamasını öğreniyor. Eski
    dostlar, hatıralar kıymete biniyor. Didişmenin yerini sükûnet, böbürlenmenin
    yerini nedamet, kinin yerini merhamet alıyor. "Keşke"ler "iyi
    ki"lerle, hırslar hazlarla yer değiştiriyor. Bu dünyayı silkelemekten, daha
    iyi bir dünya için kavga vermekten vazgeçmeseniz de, öbür dünya umuduna da
    kulak kabartıyorsunuz, ara sıra...

    Genellenemez tabii; bunlar benim yaşlarım.

    Sonrasını bilmiyorum henüz; öğrendikçe yazarım.''

    Can Dündar
    2 ...